10 Kasım 1879

Budapeşte, 10 Kasım. - İngiliz devlet adamlarının Bâb-ı Âli’ye karşı takındıkları sert ve kaba ton ve bunun Petersburg’da dahi ürperti uyandıracak derecede önemli duyulması, Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu ile olan değişken ilişkiler tarihinde kesinlikle yeni bir durum değildir.

Bir yıldan beri dünya, Bâb-ı Âli'yi dehşete düşüren değişimin hazırlığını izlemektedir; ve eğer Sultan’ın hükümeti için en yakınındaki Avrupalı gücün büyükelçisinin, kendisine daha önce sadece düşman güçlerin temsilcileriyle olan ilişkilerinde adet olduğu üzere bir tavırla yaklaşması ağır bir darbe olduysa, o zaman hükümet bu darbenin hazırlıksız ve beklenmedik bir şekilde geldiğini söyleyerek kendisini mazur da gösteremez. Londra ve Konstantinopolis arasında ve diğer taraftan Erzurum, Diyarbakır, Beyrut ve Osmanlı Asyası ile Suriye'nin diğer şehirlerindeki İngiliz konsoloslukları arasında bu yıl boyunca cereyan eden çok yönlü ve zengin diplomatik ilişkileri daha yakından öğrenme fırsatı bulanlar, Bâb-ı Âli'nin ıslahtan nasibini almamış danışmanlarının tepesinde patlamaya hazır bulutun uzun zamandır toplandığını görüyorlardı. İngiltere, Küçük Asya'daki hak ve yükümlülüklerini çok ciddiye almaya kararlı görünüyor ve Bâb-ı Âli'nin oralarda düzeni sağlaması konusunda ısrarcı; öyle ki, bir gün [bir] Hristiyanın acı feryadı yüzünden herhangi bir taraftan hak talebi doğmasın.

İngiliz konsolosluk memurlarının olayları olduklarından daha kara görmek için bir nedenleri yoktur; ancak raporlarına göre Küçük Asya'daki durum en acınası haldedir. Asayiş sorunları sürekli gündemdedir ve bu aksaklıkları kontrol altına alacak hiçbir makam yoktur; bir makam bulunsaydı bile, etkili bir müdahale için askeri veya polisiye bir güçten yoksundur. Büyük Britanya'nın en çalışkan konsolosluk memurlarından biri olan ve Küçük Asya'nın tüm doğu kısmını, hükümetine kişisel gözlemlerine dayanarak rapor verebilecek durumda olmak için büyük emek ve zahmetlerle dolaşan Binbaşı Trotter, gezisinin sonunda Diyarbakır'dan, "vilayetin durumunun son derece tatmin edici olmadığını" ve "Hristiyanların durumunun şu anda daha önceki herhangi bir dönemden daha kötü olduğunu" bildirdi. Savaştan sonra kendi dağlık bölgelerine dönen Kürt aşiret önderleri, Türk yönetiminin yetersizliğini ve zayıflığını eleştirerek, tebaaları olan Hristiyan ve Müslüman halka karşı daha sert bir tutum sergilemektedirler. Hristiyanlar doğal olarak en çok zarar görenlerdir. Erkeklerin malları ve kadınların namusu, bağlı oldukları feodal Beylerin nüfuzu altındadır. Tüccarlar ve gezginler kamu yollarındaki ve geçitlerindeki güvensizlikten şikayetçidir. Bazı bölgeler özellikle Avrupa'dan gelen Çerkeslerin göçünden ağır şekilde etkilenmiştir. Bu ırktan kırk bin kişi Bâb-ı Âli tarafından Ada-Bazar [Adapazarı] bölgesine gönderilmiştir. O andan itibaren bu bölgede yaşam ve mülkiyet güvenliği tamamen sona ermiştir. Ulaşım kesilmiş, ticaret durdurulmuştur. Adapazarı sakinleri adeta düşman tarafından kuşatılmış gibidir; güçlü bir eskort olmadan şehri terk etmeye cesaret edememektedirler. İngiltere Büyükelçisi'nden kendileri adına Bâb-ı Âli nezdinde girişimde bulunması için yalvardılar. Bay Layard buna, Ada-Bazar bölgesindeki durumun kendisine yabancı olmadığını ve Bâb-ı Âli'nin bölge halkının korunması adına ne yapılabileceği konusunda ciddi bir değerlendirme yapmak istediğini söyleyerek karşılık verdi. Ayrıca, Çerkeslerin işlediği suçlardan haberdar olmanın kendisini hiç şaşırtmadığını da ekledi. Bu insanların tüm varlıklarından mahrum bırakılarak Avrupa'dan kovulup Asya'ya gönderildiklerini ve geçimleri için hiçbir önlem alınamadığını belirtti. Sonuç olarak, onlara sadece açlıktan ölmek ya da çalmak arasında bir seçim kalmıştı ve doğal olarak ikinci alternatifi seçtiler.

Küçük Asya ve Suriye'de düzenli koşulların sağlanmasıyla ilgilenen herkesin ana odak noktası, doğal olarak güvenlik hizmetinin organizasyonuna, herhangi bir formda bir Jandarma teşkilatının kurulmasına yönelik olmalıdır. Bu konuda yapılacak daha çok şey var ve olmaya da devam ediyor. Beyrut'taki İngiliz Konsolosu Jackson Eldridge bu yılın Ocak ayında yazdığı bir notta şöyle diyor:

"Jandarma teşkilatlanıp faaliyete geçmedikçe, ki bu mevcut sistem altında neredeyse imkansızdır, iyi bir sonuç umut etmek zordur. Mevcut sistemin bozulması nedeniyle, şu anda hizmette olan insanlar aylık 17 piastreden (yaklaşık 2 Gulden) fazla maaş alamıyorlar ve bu sefil ödeme bile düzenli olarak yapılmıyor, üstelik subaylar da erlerden daha iyi durumda değil."

Aynı sıralarda Küçük Asya'nın doğusunu dolaşan Binbaşı Trotter, Çevlik'te bölge sakinleri ile komşu Kürt aşiretleri arasında yaşanan bir çatışmaya tanık oldu; bu çatışmada birkaç ölü ve yaralı vardı, ancak o bölgede, buna alışık göründükleri için, bu durum pek dikkat çekmedi. Yetkililere jandarmanın çatışma sırasında neden seyirci kaldığını sorduğunda, kendisine Çevlik bölgesinin toplam 5 polis askerinden, yani evet, toplamda beş polis askerinden oluşan bir garnizona sahip olduğu cevabı verildi; elbette bu avuç dolusu insanın, her iki taraftan yüzlerce kişinin karıştığı bir çatışmaya müdahale etmesi imkansızdı. En az 400 hanesi olan oldukça büyük bir köy olan Deirik'te, köyün ileri gelenleri, köylerinin orduya 200 asker sağlama konusunda yeterli olduğunu, vergilerini düzenli olarak ödediklerini ve buna rağmen tüm polis gücünün bölgenin korunması için 4 kişiden fazla olmadığını belirterek şikayette bulundular. İngiliz konsolosu, Paşa'nın dikkatini bu eksikliğe çekmeyi ihmal etmedi. Ancak o, yardım edecek durumda olmadığını, jandarmadaki insanların kitlesel olarak firar ettiğini ve maaşlar ödenmediği sürece bu jandarma sıralarına katılacak kimsenin bulunmayacağını, dolayısıyla bunu yapmanın aptallık olacağını itiraf etti. Doğal olarak bu bilgiler, İngiliz hükümetini Bâb-ı Âli nezdinde Küçük Asya'da gerçek ve etkili bir jandarma hizmetinin kurulması için daha da ısrarcı olmaya teşvik etti. Lord Salisbury, 24 Nisan 1879'da Albay Wilson'a şöyle yazmaktadır:

"Hırsızlığın bastırılması için etkili bir kamu gücünün oluşturulması, her türlü maddi ilerleme için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Yetkililere bu önlemin önemini anlatmak için her türlü çabayı gösterin ve bu amaçla yapılacak tüm girişimleri teşvik edin."

Ancak buna rağmen, Küçük Asya'da jandarmanın örgütlenmesi için henüz başlangıç bile yapılmamıştır ve Suriye'de bu konuda şimdiye kadar yapılanlar, sadece Midhat Paşa'nın enerjisi ve icraat gücü sayesindedir; ancak bu tür durumlarda, sadece irade yeterli değildir, asgari düzeyde de olsa önemli miktarda nakit para gereklidir ve maalesef bu da yeterli değildir.

Anlaşılabilir bir şekilde, tüm bu gelişmeler karşısında İngiliz devlet adamlarının sabrı tükenmek zorundaydı ve Bay Layard, Osmanlı'ya karşı bugüne kadar kullanmadığı, ancak zamanla giderek artan bir tonda, uyarılarının başarısız olması nedeniyle konuşmak zorunda kaldı. Ognua'daki zulüm nedeniyle Bâb-ı Âli nezdinde suçlamalarda bulunurken şunları belirtti:

"Bu köyde meydana gelen olayların durumu, ne yazık ki Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmında da geçerli görünmektedir. Majestelerinin Büyükelçisi, Bâb-ı Âli'nin dikkatini özellikle buna çekerek, Sultan'ın Ermeni tebaasının maruz kaldığı dayanılmaz şiddet olayları konusunda ciddi bir farkındalık uyandırmayı amaçlamaktadır. Majestelerinin, tüm tebaasının, ırk veya din farkı gözetmeksizin, tam bir eşitlik içinde muamele görmesi ve aynı korumadan yararlanması yönündeki niyetlerinin ve vaatlerinin yerine getirilmesi umuduyla [bunu yapmaktadır]. Ne yazık ki, o bölgelerde şu anda var olan tek otoritenin, bölgedeki olumsuzluklarda payı bulunan Kürt Ağa ve Beyleri olduğu görülmektedir."

Bu sadece başlangıçtı; daha fazlası gelecekti. 12 Haziran 1879'da Sir A. H. Layard, Therapia'dan Salisbury Markisi'ne şu notu gönderdi:

"Binbaşı Trotter ve diğer güvenilir kişilerden, Osmanlı Asyası'nın doğu illerindeki durum hakkında aldığım raporlar neticesinde; orada hüküm süren anarşi, yaşam ve mülkiyet güvensizliği, Hristiyanlara yönelik kötü muamele, genel sefalet ve Bâb-ı Âli'nin bu sıkıntılı durumları düzeltmek için atadığı komisyonun bariz yetersizliği göz önüne alındığında, bu konu hakkında Bâb-ı Âli nezdinde çok ciddi girişimlerde bulunmanın zamanının geldiğine karar verdim. Sadrazam ve Karateodori Paşa, dikkatlerini talep ettiğim vilayetlerin üzücü durumunun ve acil, etkili önlemler alarak buna bir son vermenin gerekliliğinin gayet farkındalar. Benim girişimim, konseyde, çok kararlı bir muhalefetle karşılaşan görüşlerini güçlendirmeye yardımcı olacaktır."

Bununla da kalmayıp, Sir Layard aynı ayın 23'ünde Salisbury Markisi'ne aynı konuyla ilgili yeni bir telgraf gönderdi ve içeriği şöyledir:

"Son birkaç gün boyunca Sadrazam ve Karateodori Paşa'ya aralıksız baskı yaptım ve onlara sadece önemini değil, aynı zamanda Osmanlı Asyası'nda Sultan Majestelerinin taahhüt ettiği reformların uygulanmasına başlamanın mutlak gerekliliğini anlattım. Haziran Konvansiyonu'nun imzalanmasından bu yana bir yıl geçtiğini ve Bâb-ı Âli tarafından İngiltere'ye karşı verdiği taahhütleri yerine getirmek için şimdiye kadar çok az şey yapıldığını veya hiçbir şey yapılmadığını hatırlattım. Osmanlı Asyası'nın Hristiyan halkı, yaşam ve mülkiyet güvenliğini talep ediyor ve Sultan Majestelerinin verdiği sözlere rağmen, onları korumak için hiçbir önlem alınmadığı ve Müslüman vatandaşlarıyla eşit muamele görmelerini sağlamak için hiçbir şey yapılmadığı için acı bir hayal kırıklığı yaşıyor. Majestelerinin konsoloslarından Küçük Asya'nın pek çok yerinde hüküm süren anarşi, Çerkeslerin, Kürtlerin ve diğer grupların Müslümanlara ve Hristiyanlara karşı gerçekleştirdiği iddia edilen olumsuz eylemler hakkında aldığım sayısız rapora atıfta bulundum. Yetkililerin bu durumun sona ermesini içtenlikle istediklerinden şüphe duymasam da, uygun bir polisten yoksun oldukları ve etkili bir jandarma kurmak için, Majestelerinin defalarca vaat ettiği gibi, hiçbir önlem almamış göründükleri için bunu yapmaktan acizler. Yine de, bir eyalette dahi olsa bir başlangıç yapılmış olsaydı, Sultan Majestelerinin hükümetinin Konvansiyonu uygulama konusundaki samimi niyetinin bir kanıtı olurdu. Hayreddin Paşa'nın, şikayetlerimin ne kadar haklı olduğunu kabul ettiğini ifade ederken gösterdiği dürüstlüğe karşılık vermem gerekirse, Majestelerinin, belirttiğim özel reformların sadece birinde değil, aynı zamanda üç Asya vilayetinde birden başlamaya hazır olduğunu, ancak birçok reformun hayata geçirilmesinin önündeki en ciddi engel olan para eksikliği olduğunu, fakat Bâb-ı Âli'ye gerekli kaynakları sağlayacak yeni bir mali plan üzerinde çalıştığını ifade ettiğini belirtmeliyim."

Görüldüğü üzere, İngiliz hükümeti ve İngiliz diplomasisi bu konuda gerçekten çok ciddidir. Küçük Asya'da gelecekteki karışıklıkları önlemek için reformları zorlamakta, Bâb-ı Âli'yi kendi çıkarı için reform yapmaya itmekte ve sonunda iyi niyetli öğütlerin ve uyarıların artık fayda etmediği yerde sertleşmeye ve bastırmaya hazırdır. Tüm bu meseledeki en çarpıcı ifadeyi bizzat Bay Layard, Salisbury Markisi'ne yazdığı şu mektupta kullanmıştır:

"Bâb-ı Âli dikkat etmez ve akıl ve ileri görüşlülükle hareket etmezse, bir gün Asya'da, son savaşın Avrupa'da yol açtığı Bulgar Meselesi'ne benzer bir Ermeni Meselesi ortaya çıkacaktır. Aynı entrikalar şu anda Küçük Asya'da, bir Ermeni Milliyeti yaratmak ve Hristiyanların acı feryadına yol açıp Avrupa müdahalesine neden olabilecek bir durum yaratmak için dönmektedir. Türk bakanlarını, eğer Berlin Antlaşması'nın Ermenistan ile ilgili hükümlerini ve 4 Haziran Konvansiyonu'nu uygulamakta ve Hristiyanların korunması ve Osmanlı Asyası'nın daha iyi yönetilmesi için kesinlikle gerekli olan önlemleri almakta gecikirlerse, Sultan'ın bu eyaletlerin bir kısmını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve bunların çok geç fark edileceğini defalarca uyardım."

Pester Lloyd Gazetesi, 10 Kasım 1879. anno.onb.ac.at





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

23 Ekim 1847

28 Ağustos 1893

4 Mart 1925