13 Ağustos 1930

Ön Asya'da Savaş Tehlikesi.

Türkiye'nin Kürtlere Karşı Mücadelesi.

Kıtamızın güneydoğusunda siyasi ufukta koyu fırtına bulutları yükseliyor. Türkiye ile İran arasında uzun süredir, kargaşalı bir çatışmaya yol açma tehlikesi taşıyan bir anlaşmazlık birikmiş durumda. Dış nedeni Kürtlerin Türk topraklarına tekrarlanan akınları oluşturuyor; ancak daha derin sebepler, Akdeniz ile Hazar Denizi arasındaki ticari ve stratejik açıdan önemli kara parçası üzerinde iki imparatorluk arasındaki hakimiyet rekabetidir.

Kendi bölgesi söz konusu olmadığında, hükûmetlerin başını derde sokmak ve dünya imparatorluğunun büyüyen nüfuzuna karşı koymalarını engellemek amacıyla özerklik çabalarını destekleme hilesine her zaman başvuran İngiltere'nin de bu işte parmağı olduğunu ayrıca vurgulamaya gerek yoktur.

Dün bildirildiği üzere, Türk hükûmeti İran-Türk sınırındaki Kürt akını nedeniyle İran'ın son Türk notasına verdiği yanıtı görüşmek üzere 11 Ağustos'ta Ankara'da bir Bakanlar Kurulu toplantısı yaptı. Bakanlar Kurulu, İran hükûmetine Kürtlerin yeni sınır ihlallerini önlemek için uygun tedbirleri alması yönünde yeni bir çağrıda bulunma kararı aldı. Yeni Türk yanıt notasının son derece net bir dille kaleme alındığı ve İran'dan 48 saat içinde bir yanıt talep ettiği belirtilmektedir. Bu durum pratik olarak bir ültimatom anlamına gelmektedir. Olası bir savaş durumu doğal olarak yalnızca Ön Asya'yı değil, çevredeki komşu ülkeleri de etkileyeceğinden, durum hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek kesinlikle genel bir ilgi konusudur.

Son yıllarda Kürt aşiretlerinin Türk topraklarına yaptığı akınlardan birkaç kez bahsedildiği duyuldu. Daha geçtiğimiz haftalarda Türkler ve Kürtler arasında yeniden şiddetli çatışmalar yaşandı. Sınırdaki sürekli huzursuzluğa son vermek için Türk hükûmeti, yaklaşık 100 uçağın desteğiyle Kürt aşiretlerini tamamen boyunduruk altına almak üzere iki kolordu görevlendirdi. Söz konusu mücadele çok sarp ve engebeli bir dağlık bölgede cereyan ettiğinden, harekât muhtemelen daha uzun zaman alacaktır. Çatışmalar Van Gölü ile Ağrı Dağı arasındaki bölgede geçmektedir. Kürtler, Ağrı'nın geçit vermez bölgesinde siper aldılar; Türk saldırılarına karşı başarıyla direnebileceklerini ve askeri harekâtı birkaç ay boyunca imkansız kılacak olan kış bastırana kadar dayanabileceklerini umuyorlar. Kürtler gerçekten bir var olma ya da yok olma mücadelesi veriyorlar, çünkü Türklerin ele geçirebildikleri Kürtleri tamamen yok etme niyetinde oldukları söyleniyor.

Türk başkomutanı, rüştünü ispatlamış General Salih Paşa'dır. Savaşı acımasız olduğu kadar kararlı bir şekilde de yürüteceği bilinmektedir. Bu mücadelede esir alınmamaktadır. Düşmanın eline düşen öldürülmektedir. Ancak sadece erkekler değil, kadınlar ve çocuklar da aynı sert savaş hukukuna tabi tutulmaktadır. Bu bölgede alışılagelen durum zaten bundan farklı değildir. Kürt nüfusu bu bölgede birkaç bin yıldır yaşamaktadır. Bunlar, Babil-Asur imparatorluklarının yükseldiği dönemlerde bu toprakları ele geçirmiş Hint-Avrupalılardır. Kürtler hemen hemen tamamen savaşçılardan oluşan bir fatihler halkıydı; sivil uğraşları ise hayvancılıktır.

Ayrıca bu ülkede, aslen bu topraklarda yaşayan ancak Kürtler tarafından boyunduruk altına alınan halkların torunları olan Guranlar da yaşamaktadır. Ancak bin yıllar içinde Guranlar, Kürtlerle kaynaşarak tek bir halk boyu haline gelmiştir.

Şu anda Türklerle yine savaş halinde olan Dersim sakinleri, çoğunlukla Kürt etkisi göstermektedir. Onlarda eski Pers Zerdüşt kültünün, Hristiyanlığın ve İslam öğretilerinin izlerine rastlanır. Eski dönemlerde Ermenice konuşuyorlardı, daha sonra kendilerine özgü bir diyalektini konuştukları Kürt diline bağlandılar. Türkler onlara Kızılbaş derler.

Kürtlerin yaşadığı ülke; İran, Türkiye ve Irak olmak üzere üç farklı devletin topraklarında yer almaktadır. İran topraklarında Eski Kürdistan sakinleri; Şah hükûmetinin pek bir müdahalesi olmaksızın bağımsızlıklarını, geleneklerini ve vadi prenslerinin veya bölge kontlarının otoriter konumuyla ataerkil yapılarını zayıflamadan korumuşlardır. Söylendiği gibi, Türk topraklarında ise durum farklıdır. Yüz yıl önce Türkler Kürtleri boyunduruk altına almaya başladılar. Ancak Türk hakimiyeti yalnızca görünürde bir hakimiyetti; özellikle Halife'nin otoriter konumuna dayanıyordu. II. Abdülhamid, bu bölgelerin ekonomik veya kültürel olarak yönetilmesi ya da göçebelerin yerleşik halklara dönüştürülmesi yoluyla Kürt mizacının değiştirilmesi için ne Türklük yeteneklerinin ne de gücünün yeterli olduğunu çok iyi biliordu. İmkanlar dahilinde olmayan şeyden bilerek vazgeçti, ancak bunun karşılığında Kürt nüfusu içinde kendisine itaatkar bir Müslüman savaşçı unsur oluşturdu. Bölge kontlarının bağımsızlığı özenle korundu. İran'dan Kürt bölgeleri üzerinden Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır'a uzanan büyük kervan yollarının güvenliği, Kürt şeyhlerine yapılan düzenli para yardımlarıyla sağlanıyordu.

Son yıllarda Kürdistan'da yaşanan askeri gelişmelerin suçunun kime ait olduğunu şu anda tespit etmek zordur. Türkler suçun İran'da olduğunu beyan ederken, İranlılar ise aksine Türklerin tutumlarıyla Kürt savaşının çıkmasına neden olduğunu iddia etmektedir. Tüm bunlarla birlikte, burada İngiliz çıkarlarını da hesaba katmak gerekir. Bilindiği üzere Türkler, Irak'a bağlanan Musul petrol bölgesini kaybettiler. İngilizler, Türkiye'nin doğuya doğru her ilerleyişini kıskançlıkla takip etmekte ve bu nedenle Kürtlere tam bağımsızlık umutları vermektedir. İngilizlerin Kürt aşiretlerine özerk bir Kürt devleti kurulması vaadinde bulunduğu söylenmektedir. İngiliz himayesi altında duracak olan bu devlet, şüphesiz Türkler için son derece rahatsız edici olacaktır. Görüldüğü gibi, dünya olaylarından çok uzakta kalan bu gelişmelere de büyük siyaset dahil olmaktadır.


Grazer Volksblatt, 13 Ağustos 1930. anno.onb.ac.at




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

23 Ekim 1847

28 Ağustos 1893

4 Mart 1925