18 Mayıs 1877
Budapeşte, 17 Mayıs. - Türklerin Batum ve Sohum-Kale'deki başarıları, Kafkasya dağlıları arasında patlak veren devrimci hareket karşısında önem kazanmaktadır; hatta Osmanlılar, tüm Doğululara özgü olan "hareketsizlik ve mevcut durumdan tam olarak yararlanamama" hatalarına düşmeyip, deyim yerindeyse, henüz alevlenmeye başlayan fanatizm ateşiyle körüklenen o yangını körükleyebilselerdi, bu durum Rusya'nın konumu için oldukça vahim bir hal alabilirdi.
Çerkeslerin, kendi anavatanları olan dağları, bu yüzyılın ilk on yıllarından beri üzerlerine gelen Moskoflara karşı savunan, 1862'de yenilgiye uğratılan, kısmen yok edilen ancak boyunduruk altına alınamayan direnişleri, bugünün veya dünün meselesi değildir; bu, Bâb-ı Âli'nin sürekli, kimi zaman açık, kimi zaman gizli, ancak her zaman beceriksizce ve her zaman gerekli cesaretten yoksun bir şekilde yürüttüğü bir eylemin sonucudur; başka bir devletin elinde olsaydı, arsız Moskovit saldırganlık politikasının dişlerini çoktan sökecek olan bir eylemdir bu. İstanbul'un bu yönde işlediği uzun ağır hatalar silsilesine tarihi bir bakış atmak şu an bizim niyetimiz olamaz; biz sadece, okuyucuya, bir yanda Âli-Fuad döneminin talihsiz uykulu halinin, diğer yanda ise dost(!) güçlerin "iyi niyetinin", bugün Karadeniz'in doğu kıyılarında Rus toprağından bahsetmenin mümkün olmasının sorumlusu olduğunu açıklamak için son birkaç on yılda yaşanan olayları yansıtmak istiyoruz.Yirmi iki yıl önce Anapa, Gelincik ve Sohum-Kale hala özgür limanlardı; buradan Abhazlar ve diğer Çerkesler küçük açık teknelerle İstanbul'a gidip gelirlerdi; Tophane limanının zaman zaman bir Çerkes köyü görünümüne büründüğü olurdu ve savaşçı görünümleriyle, resmedilmeye değer kıyafetleriyle dağlıların, liman çevresindeki bölgelere ve üst düzey yetkililerin huzuruna serbestçe girişleri vardı; orada her zaman savaşlarının en dehşetli detaylarını anlatır ve her zaman silah ve mühimmat yardımı konusundaki acil ihtiyaçlarına atıfta bulunarak destek isterlerdi. Nihayet Kırım Savaşı'nda Bâb-ı Âli harekete geçip, insanlara yardım etmek üzere birkaç Macar ve Polonyalı göçmen eşliğinde küçük silah sevkiyatları gönderene kadar yıllar geçti. Polonyalılar ne yazık ki pek örnek teşkil edecek davranışlar sergilemediler ve içlerinden birinin açıkça hainlik yaptığı söylenir; ancak bizim hemşehrilerimiz görevlerini yaptılar. Çerkes dağlarındaki ilk barut imalatçısı, "Şeytan unu" dedikleri barutu mükemmel kalitede üreten Pressburg'lu (Bratislava) Romer adında biriydi. Bangya, Eberhard ve diğerleri de, daha sonra Çerkeslerin ağzından duyduğum kadarıyla, aynı şekilde cesurca davrandılar.
Ama tüm bunların ne faydası oldu? Bâb-ı Âli destek konusunda ağırdan aldı ve birkaç yıl sonra, Pera'daki elçilik saraylarındaki küçük tiranlar durumu öğrenip cehennem gibi bir gürültü koparınca, resmen ama gizlice Çerkesya'ya gönderilen Türk-Macar subayları tutuklattı; oysa Çerkesya o zamanlar, geçen yıl "adil" Avrupa'nın Hristiyan sabrı gösterdiği Bosna, Hersek ve Sırbistan'dan çok daha fazla Rusya'dan bağımsızdı!
Şimdi, dediğim gibi, Bâb-ı Âli'nin geçmiş hatalarından ve diplomasi anlayışımızın sefil halinden bahsetmeyeceğiz. Bugün Bâb-ı Âli daha önce bahsedilen eyleme geri döndü, Rus donanmasından bir karşı hamle korkusu yok ve artık dünyayı Türk enerjisinden bir örnekle şaşırtmak istiyor. Resmi tarafsızlarımız, Türklerin Sohum-Kale zaferi ve girişimin devamı için iyi dileklerde bulunmamızı bize çok görmeyeceklerdir. Türk silahlarının Asya topraklarındaki şansının, iki tarafın Tuna'daki konumu üzerinde etkisiz kalmayacağı ve Türklerin Asya topraklarında, Rusların yalan raporlarına rağmen gerçek anlamda önemli şanslara sahip olduğu hiç tartışılmaz. Şu anda kıyıya çıkarılan Türk askerlerinin sayısı tarafımızca bilinmemektedir ve olası stratejik planların tartışılmasını, -n- meslektaşımızın bilgili ve hünerli kalemine bırakmalıyız. Ancak şu an için gözden kaçırılmaması gereken bir şey var: Eğer [Osmanlılar], sadece kendi Müslüman dindaşlarının değil, aynı zamanda Hristiyan Kafkasyalıların da [sevgisini] kazanma becerisine sahip olurlarsa, o zaman gelen Osmanlılar, Gürcüler ve Megreller arasında güçlü bir şekilde parlayan Rus düşmanlığı ateşini körükleyebilirler ve insanlara, bir Müslüman Türkün, Avrupa'nın öfkeli kültür mandasından daha hoşgörülü ve daha özgür fikirli olabileceğini gösterebilirler.
Alman gazetelerinde zaman zaman ortaya çıkan, Alman-Rus paralı askerlerinin Kafkasyalıların memnuniyetine dair güvenceleri bizi asla yanıltamaz, çünkü Avrupa'da bulunmuş her Gürcü için Rusya, derin ruhunda nefret uyandırıcıdır ve Tiflis'te, Türk egemenliğinin Rusların Hristiyan kardeş sevgisinden çok daha az tehlikeli olduğu gayet iyi bilinir. Müslüman Kafkasyalılar arasında bu durum özellikle böyledir. Onların doğu ve batı dağlarındaki sayıları bir milyonu zar zor bulur; ancak onlar, damarlarında hala Müridizmin kanı dolaşan, savaşçı insanlardır ve eğer Türkler, Rus ordu birliklerinin arkasından sadece 20.000 kişilik bir ordu birliğini Kafkasya'nın içlerine atmayı başarırsa ve Şeyh Abdullah, Kürt reisi, 12.000 Kürt ile -ki bunlar çoğunlukla iyi atlı ve doğuştan savaşçılardır- Van'dan Erivan'a giden yolu kapatmaya hazır olduğu haberi doğrulanırsa, alışılmadık olaylarla karşılaşabiliriz. 12.000 Kürt, özellikle de süvarileri benzer ama aynı kalitede olmayan bir malzemeden oluşan Ruslara karşı, küçümsenecek bir güç değildir.
H. Vámbéry.
Pester Lloyd Gazetesi, 18 Mayıs 1877. anno.onb.ac.at
Kela Pazû'nun notu: Yukarıda bahsedilen Şeyh Abdullah, Şeyh Ubeydullah olabilir.


Yorumlar
Yorum Gönder