25 Nisan 1855

Abdallah, Kürt Aşiret Reisi

Moriz Hartmann'dan

Okuyucu, 1854 Ağustos'unda Giurgevo yakınlarındaki Tuna adalarından birinde yaşanan o korkunç olayı henüz hatırlayacaktır. Atlarından inip silahlarını bırakmaları, yani en sevdikleri, neredeyse tek mal varlıkları olan şeyden ayrılıp düzenli milis birliklerine katılmaları istenen başıbozuklar bu emre boyun eğmeyi reddetmişler, kuşatılıp büyük ölçüde kılıçtan geçirilmişlerdi: önce onları her türlü sefalete sürükleyip haydut hâline getirmişler, sonra da haydut olmakla suçlayıp cezalandırmak istemişlerdi.

Önce suça zorlamışlar, sonra da bu suçtan ötürü cezalandırmışlardı. Biz, yani yaz boyunca Tuna kıyısındaki savaşa sadece seyirci olarak tanıklık eden küçük Avrupalı seyyahlar topluluğu, bu kanlı olayı Bükreş'teki ikametimiz sırasında öğrendik. Bu zalimane ve haksız eylemin bizde uyandırdığı dehşetin yanı sıra, olay bize bir bakıma kişisel de dokunuyordu; zira sevgili dostumuz ve tanıdığımız Kürt aşiret reisi Abdallah'ın da o katliam meydanında hayatını kaybettiği söyleniyordu.

Padişahın çağrısı üzerine dinin savunulması için Balkan yarımadasına Doğu'dan ve Güney'den akın eden bütün o romantik kalabalık arasında Abdallah kuşkusuz en romantik simaydı. Kendi ordusu içinde en yakışıklı adamdı; en güzel atı biner, en güzel kıyafeti ve en güzel silahları taşırdı; ve kesinlikle bütün aşiretdaşları arasında en güzel yüreğe ve en iyi akla sahipti. Onu Şumnu'da, akşamları verandasında toplanmayı adet edindiğimiz Frankfurtlu Doktor A...'nın evinde tanımıştık. Doktorun evi hastanenin az ötesinde, ortasında küçük bir Kürt kampının çadırlarının yükseldiği büyük, boş bir meydanın köşesinde duruyordu. Abdallah bu kampın lideriydi. Verandada ışık gördüğü an yaklaşır, dostça selam verir ve çubuğuyla birlikte yere otururdu. Almanca ya da başka bir Avrupa dili konuştuğumuzda, konuşmamızın konusunu yüz ifadelerimizden sessizce anlamaya çalışır ve bu tür durumlarda keskin zekâsıyla bizi sık sık hayrete düşürürdü. Ancak asıl ilgi çekici hâli, Arapçayı mükemmel konuşan ve tercümanlık yapan doktorun yardımıyla söyleşiye katılabildiği zamanlardı. O zaman ağzından, bir Kürt aşiret reisinden beklemeyeceğimiz, en kültürlü ve en insancıl kişilere yakışacak, ama yine de hep Doğu'nun damgasını taşıyan sözler ve düşünceler dökülürdü. Bir keresinde, tam savaştan söz edilirken şöyle demişti: "Allah halkları bir ülkeden ötekine, harmancının buğdayı harman yerinin bir ucundan öbür ucuna savurması gibi savurur. En iyi taneler ön sıralara düşer, saman rüzgârda uçar gider, ekin böyle temizlenir:

işte savaş budur." Bir başka sefer de, dinlerin farklılığından söz edilirken şöyle demişti: "Bütün dinler tek ve aynı dindir. Yalnızca farklı topraklarda, farklı iklimlerde, bir bitkinin de değiştiği gibi, farklılaşır."

— Bu görüşlerinden çok daha az dikkatimizi çeken şey, Türklere karşı duyduğu nefretti; zira Kürtler bu nefreti Araplarla paylaşır ve Abdallah'ta bu duygu son savaştan bu yana daha da artmıştı. Abdallah bize defalarca, Osmanlılarla teması kendisinde gerçek bir tiksinti uyandırdığını ve her Frengi'yi Türk Müslümanına yeğlediğini söylemişti.

Bükreş'te Abdallah'ın öldüğünü öğrendiğimizde İngiliz dostumuz haykırmıştı: "Vallahi, Doğu en büyük filozofunu kaybetti!" Paris hipodromunda eskiden cambazlık yapan, erkek kılığında ve Türk teğmeni kılığıyla karargâha eşlik eden Madam de P... ise, ancak birkaç günlük son sevgilisi ve çadır arkadaşı olmasaydı, Abdallah'ta Doğu'nun ve Batı'nın en yakışıklı adamını bulmuş olmaktan büyük memnuniyet duyardı. Yine de heyecanlı duygularını içini çekerek söylediği bir "Pauvre chat!" (Zavallı kedicik!) sözüyle özetlemekten kendini alamamıştı.

Bütün bu ölüm ilanları gereksizmiş; çünkü birkaç gün önce burada, İstanbul'da öğrendiğime göre, Abdallah'ın öldüğü haberi asılsızmış.

Abdallah, Giurgevo'daki o katliamdan kurtulmuş. Alnından ve sağ kolundan yaralanmış olsa da, bir elinde mızrağı, öbüründe tabancasıyla kendisini kuşatan Türk askerlerinin saflarını yararak, Arap küheylanının ceylan bacakları sayesinde kaçmayı başarmış. Peşine düşülmüş, ama o bir ok gibi Slobozya toprak tabyalarının nöbetçi birliklerinin arasından ve yeni köprüden geçerek Rusçuk'a ulaşmış; oradaki sokak labirentinde takipçilerinin gözünden kaybolmuş. Çarşının kalabalığından, şehir kapısından, açılır köprüden geçmiş; onu görenler için dehşet verici bir görüntüydü, zira alnından ve kol yarasından akan kan sel gibi boşalmış, siyah sakalına ve beyaz cübbesine büyük lekeler hâlinde yapışmıştı. Nereye gittiğini bilmeden, yalnızca belirsiz bir içgüdüyle sürüklenerek, durmadan ileri sürmüş atını; dağa doğru, sonra bozkırın üzerinden, Ak-Lom'un vahşi vadisinden, dost kervansarayların yanından geçerek, gecenin karanlığında Razgrad'dan geçip durmadan ilerlemiş, tâ ki şafak vakti Şumnu önündeki başıbozuk kamplarına ulaşıp durana dek.

O vahşi görünümlü adamlar halılarından ve kilimlerinden fırlayarak onu sorularla kuşatmışlar. Abdallah eyerinin üstünden Giurgevo'da olup biteni onlara anlatmış, onlar da korkunç bir çığlık koparmışlar; Ömer Paşa'ya gâvur ve Moskof demişler, padişaha küfretmişler ve bütün Osman soyuna lânet okumuşlar. Ama Abdallah onları ata binip silaha sarılmaya, kardeşlerinin intikamını almaya ve kendilerini de aynı akıbetten korumaya çağırınca, susup kalmışlar, tek tek çadırlarına sıvışmışlar. "Bu yeni savaşa karşı elimizden bir şey gelmez!" demiş kimileri; kimileri de "Böyle yazılmış!" diye bağırmış.

"Köpekler, köpek oğulları!" diye haykırmış Abdallah ve atının başını çevirmiş. Bir çeşmenin başında inmiş attan ve ilk kez yaralarını düşünmüş. Onları taze suyla yıkamış, sonra başındaki Bağdat işi kahverengi-sarı ipek örtüyü çıkarıp ikiye yırtmış, birini alnına, öbürünü koluna sarmış. Şumnu'da yalnızca atını beslemek ve dinlendirmek için gereken kadar kalmış; ardından birkaç azıkla donanıp yola koyulmuş, Balkan'ın dar geçitlerine ve boğazlarına doğru.

Böylece günlerce, vahşi vadilerden, yüksek dağlardan, ıssız yaylalardan geçmiş; yaraları yansa, kötü sarılmış bağların altından kan sızsa, gücü saat be saat azalsa da. Yoldan sapıp çalılıkların ya da kayaların ardında, çoktan dağlara çekilmiş olan ve yoksul köyler ile yoldan geçen yolcuların sırtından geçinen başıbozuk gruplarını zaman zaman fark etmiş, ama onlardan yardım istemeyi ya da başlarına gelenlerden yola çıkıp kardeşlerinin intikamını almaya çağırmayı kendine yediremem­iş.

Hatta yanına yaklaşıp yardım, ekmek ve su sunanları bile geri çevirmiş. Sonunda, perişan ve bitkin bir hâlde, yazın eski Şiraz'ın bahçelerinden daha güzel bir gül pembeliğine bürünen, sersemletici gül kokusuyla kaplı Balkan'ın güney eteklerine ulaşmış. Zira burada, kanlarından ünlü gül yağının elde edildiği milyonlarca ve milyonlarca çiçek kraliçesini taşıyan geniş gül tarlaları başlarmış. Sanki Doğu'nun bülbülün aşkına dair efsanesini gerçek kılmak istercesine, çevredeki çalılıklarda sayısız bülbül yuva yapar, bu güzel dünyanın kokusuna kendi şarkılarını ve ezgili iniltilerini katarmış. Abdallah geldiğinde bu bölgede çoktan sessizlik çökmüştü; yalnızca burada ve orada dalda solmuş bir gül yaprağı asılı kalmış, bülbüller susmuştu; güllerin kokusu ve canlılığı, İstanbul'daki Antoniadi, Kiefer & Ortakları'nın büyük gül yağı deposunda görülebilecek o kocaman şişelere çoktan hapsedilmişti. Ama Abdallah en güzel baharı bile görmezden gelirdi; duyuları bulanıklaşmış, neredeyse baygın bir hâlde atını yoldan çıkarıp, ancak sisin ardından görebildiği beyaz bir çiftliğe doğru sürmüştü.

Baygınlığından uyandığında kendini yumuşak bir koyun postu döşeğinde, bir Frenk ile genç ve sevimli bir kızın bakımı altında bulmuş. Bu Frenk, otuz yılı [1830 Kasım ayaklanmasını anıştırıyor] göçmeni yaşlı bir Polonyalıymış; onu evinin eşiğinde baygın bulup merhametle evine almış. Abdallah'ın yaraları özenle sarılmış, beyaz bıyıklı yaşlı Sarmat'ın ve büyük kara gözlü genç Sarmat kızının, yani onun kızının bakımı altında, yaraları eskisinden daha ateşli yansa ve ağır bir humma bedenini sarsıp dursa da, kendini sonsuz iyi hissediyormuş.

Günler geçmiş; ve bu uzun günler boyunca — burada bir aşk hikâyesi anlatmak istemiyoruz, kısaca söyleyelim — Kürt aşiret reisi güzel Polonyalı kıza âşık olmuş. Bir Polonyalı kıza âşık olmak herkes için ne kadar kolaysa, Avrupalı "flörtün" ne olduğunu bilmeyen ateşli bir çöl oğlu için bu kat kat daha kolay olurmuş. Kısaca ve dosdoğru, kendisiyle Kürdistan'a gidip eşi olmak isteyip istemediğini sormuş; babasına ise, kendi ülkesinde âdet gelini kaçırıp hiçbir şey ödememek olsa da, başlık parasını sormuş. Natalia gülümsemiş, ama belki iki ya da üç kadınla daha paylaşacağı bir konumu benimsemeye pek istekli değilmiş — üstelik yakışıklı, kara gözlü, solgun tenli, kartal burunlu Abdallah'ın güzel sözleri onu gerçekten epey etkilemiş olsa bile. Ama araya, Polonyalı kızın Abdallah'a duyduğu hisleri hızla ve önemli ölçüde artıran bir olay girmiş.

Alnı ve kolları hâlâ sargılıyken, bir sabah evin hemen yakınında tüfek sesleri duyunca, Kürdistan aslanı gibi döşeğinden fırlamış, uzun tüfeğini ve palasını kapıp evin önüne koşmuş. Avlu içinde, avlu duvarının dibinde titreyerek duran evin Bulgar hizmetkârı, tüfeğini alçak duvarın üzerine bile kaldıramaz durumdaymış; ama yaşlı Polonyalı sakin ve dimdik durmuş, duvarın üzerinden art arda ateş ediyormuş. Dışarıdan kurşunlar ıslık çalarak içeri uçuyor, Polonyalı'nın kulaklarının hemen yanından geçip evin beyaz duvarına saplanıyormuş. Abdallah çok geçmeden bunun bir haydut saldırısı olduğunu anlamış; zira avlunun önünde Balkan'dan gelen başıbozuk çetesinden bazıları atlarıyla bir aşağı bir yukarı koşuyor, kimileri de duvara tırmanmaya çalışıyormuş. Abdallah bunlara karşı atılmış. İnanılmaz bir hızla palasıyla birini birinin ardından başlarına indirmiş, kanlar içinde geri sendeletmiş. Sonra duvara fırlayıp uzun uzun nişan almış ve atlılardan birini eyerinden vurmuş. Başıbozuklar vahşi bir çığlık koparmış, Abdallah da onlara Kürtçe küfürlerle karşılık vermiş. O anda, çeteden bazılarının onu tanımış gibi görünmesi üzerine, bir an duraksamışlar ve Abdallah avlu kapısını açıp üzerlerine atılmak isteyince, olabildiğince hızla kaçıp gitmişler.

"Sayıca üstünlüklerine yenik düşerdim," demiş Polonyalı, Abdallah'ın elini tutarak; "bizi kurtardın!"

"Sen de beni kurtardın!" diye karşılık vermiş Abdallah.

Bu olay, çiftlikteki üç sakin arasındaki dostluğu pekiştirmiş; ve tamamen iyileşen Abdallah yoluna devam edecekken, ev sahiplerini kendisine İstanbul'a kadar eşlik etmeleri için ikna etmiş. Bu, Polonyalı'nın zaten yalnızca kiracısı olduğu çiftliği kış gelmeden terk etmeye karar vermiş olması sayesinde ona daha kolay gelmiş. Başıbozukların bu saldırısı zaten üçüncüsüymüş, ve Polonyalı, kötü mevsimin gelmesiyle yakındaki Balkan'dan gelen haydut baskınlarının artacağını, bölgenin daha da güvensizleşeceğini haklı olarak düşünüyormuş.

Ekim ayının son günlerinde Polonyalı, Natalia ve Abdallah İstanbul'daymışlar. Abdallah burada dostlarından ayrılmaya bir türlü karar veremiyormuş. Yolculuk boyunca ve İstanbul'daki ikametleri süresince Natalia'yı durmadan sıkıştırmış. Yalvarmış ve tehdit etmiş, önünde bağırıp ağlamış, çılgın bir âşık gibi; kız da onunla birlikte ağlayıp sızlanmış, ama dindar Polonyalı kız, dininin kendisine "hayır" demeyi buyurduğuna inanıyormuş.

Bir gün Abdallah İstanbul sokaklarında yürürken, kendisine derin bir saygıyla eğilen, koyu renk kıyafetli bir adam fark etmiş; ve onda, kendi vatanı olan Fırat kıyılarından bir Nasturi rahibini tanımış. Abdallah uzak vatanından bir adam görmekten memnun olmuş. Kendisini İstanbul'a getiren şeyin ne olduğu sorulduğunda, Nasturi rahip yalnızca kaçamak ve belli belirsiz bir mahcubiyetle yanıt vermiş. Ama Abdallah, daha önce de Fırat kıyılarındaki iki zulüm görmüş mezhep olan Nasturilerin ve Yezidilerin ne gibi vesilelerle ve ne amaçlarla İstanbul'a temsilciler gönderdiğini biliyormuş; ve birkaç soru sonra, Çaval — rahibin adı böyleymiş — gönderilme sebebi de artık ona bir sır olmaktan çıkmış. Nasturiler, Hristiyanlar için artık iyi bir dönemin geldiğini, Fransızların ve İngilizlerin reayaya haklar ve güvenlik sağladığını duymuşlar; kendi uzak köşelerinde unutulmak istemiyorlar, bu iyi zamanlardan pay almak istiyorlarmış — ama her şeyden önce istedikleri, yağmacı Kürtlere karşı korunma ve güvenceymiş. Bunun yarısını Nasturi rahip söylemiş, yarısını da Kürt Abdallah kendisi sezmiş.

Abdallah'ın aklından bir düşünce geçmiş. "Çaval," demiş, "Frenklerin kolu bizim dağlarımıza uzanmaz, Türk'ün bize kanun dayatamayacağını da kanıtladık. Güvenlik istiyorsanız, bunu ancak Kürtlerin kendisinden alabilirsiniz; ve senden isteyeceğim şeyi yaparsan, Allah'a ve cennetine yemin ederim ki aramızda huzur içinde yaşarsınız."

Çaval bunu sevinçle dinlemiş ve elinden geleni yapacağına söz vermiş. Abdallah, Natalia'nın direncinin yalnızca dinî duygularından kaynaklandığını çoktandır biliyormuş; şimdi onu aynı duygular üzerinden ikna etmeyi umuyormuş. Bir Hristiyan rahibe karşı koyamayacağını umuyormuş. Çaval'a aşkını gizlemeden anlatmış ve ondan, gidip o Hristiyan kıza, Fırat kıyısındaki Hristiyan kardeşlerinin koruyucu meleği olacağını, böylece hem onların hem de Tanrı'nın hayır duasını kazanabileceğini söylemesini istemiş; Abdallah'ın ricasına boyun eğerse Tanrı'ya hoş gelecek bir iş yapmış olacağını — ama direnmeye devam ederse bunun, Hristiyanların Müslümanlara duyduğu derin nefretin bir kanıtı sayılacağını ve Fırat kıyısındaki bütün kardeşlerinin bu nefretin bedelini ödeyeceğini söylemesini de istemiş.

Çaval kendisine söyleneni yapmış, ve görünüşe göre bunu rahiplere özgü bir ustalıkla yapmış; belki de Polonyalı kızı ikna etmek, saf Kürdistan oğlunun sandığından daha kolay olmuş. Kısacası, Abdallah bir daha asla çadırına ikinci bir kadın almayacağına ve aşiret reisi olarak bütün gücünü ülkesindeki Hristiyanları korumak için kullanacağına yemin ettikten sonra Natalie razı olmuş.

Kasım ayının sonunda bütün kervan — yaşlı Polonyalı, kızı, Abdallah, Çaval ve hizmetkârlarından oluşan kafile — Boğaz'ı geçip Asya'nın içlerinde izsiz kaybolmuş. Ancak bu Mart ayında burada, İstanbul'da, kaybolanlardan bir haber alınmış. Yaşlı Polonyalı'nın hemşehrilerinden birine yazdığı, Kürt ayaklanmasına dair bazı ayrıntılar içeren bir mektup gelmiş ve bu satırların yazarına iletilmiş. Bu vesileyle bütün hikâyeyi öğrendim; buna ek olarak Natalie'nin kara çadırda gayet iyi durumda olduğunu, ve nihayet Abdallah'ın kendi vatanında Şumnu'dakinden daha eğilimli kulaklar ve yürekler bulduğunu, Kürt ayaklanmasının başlıca kışkırtıcılarından biri sayılabileceğini ve birkaç aşiretin başında bulunduğunu öğrendim. Ömer Paşa herhâlde, o günkü davranışının böyle bir sonuç doğurabileceğine, Tuna adasında ekilen tohumun Fırat kıyısında filizleneceğine hiç ihtimal vermemişti.


*Viyana'daki İmparatorluk-Kraliyet Saray Kütüphanesi'nde Yunanca, İbranice, Çince, Hintçe, Arapça vb. dillerde parşömen üzerine yazılmış 16.000'den fazla el yazması ile kâğıt üzerine yazılmış yaklaşık 12.000 Avrupa el yazması, 12.000 kadar ilk basma eser (inkunabula), 280.000 yeni dönem kitabı, 6000'den fazla müzik eseri cildi ve ünlü kişilere ait 8800 imzalı belge bulunmaktadır. Ayrıca Viyana'da, en büyükleri İmparatorluk El Kütüphanesi ile Üniversite Kütüphanesi olmak üzere 17 kütüphane daha vardır.

*Doğu Savaşı'na duyulan coşku bazen tuhaf biçimlerde kendini göstermektedir. Cenevre'de bir kondüktör, otuz dört libre ağırlığında görkemli bir som balığı satın alarak Marsilya üzerinden General Canrobert'in seyyar mutfağına hediye olarak gönderilmesini sağlamış; Braunschweig'de ise bir kasap, adı geçen generale altmış adet ekstra kaliteli ciğer sucuğu göndermiştir.


Pester Lloyd Gazetesi, 25 Nisan 1855. anno.onb.ac.at








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

23 Ekim 1847

28 Ağustos 1893

4 Mart 1925