28 Kasım 1894
Budapeşte, 27 Kasım. - Bu gazetenin pazar sayısında, Orta Asya'daki karşılıklı ilişkiler göz önüne alındığında, son zamanlarda ortaya çıkan İngiliz-Rus anlaşması haberinin imkânsızlıklar alanına girdiğini kanıtlamaya çalışmıştık. Bugün, iddiamızın doğruluğunu genel bir bakışla daha da güçlü biçimde ortaya koyabilmek için, bu iki rakibin Osmanlı'dan Kore'ye kadar uzanan diğer temas noktalarını da ele almak istiyoruz.
Rusya'nın Osmanlı İmparatorluğu'yla ilişkilerine gelince, bunların İngiliz çıkarlarıyla bağdaştırılabileceğini düşünecek sağduyulu bir politikacı bulmak zordur. Rusya'nın Karadeniz'deki bugünkü konumu ve güçlü filosu aracılığıyla Konstantinopel'i baskın şeklinde ele geçirme tehlikesinin tamamen dışlanamaması, İngilizlerin hoşuna gidecek unsurlar değildir. Küçük Asya'daki durum da bundan az tehditkâr değildir; Rus çift başlı kartalı Ermeni platosunun kuzeyinde sağlam biçimde yerleşmiş, Erzurum kalesinin dış tabyalarına yakın bir noktaya ulaşmış ve Fırat'ın kaynak bölgesinden aç gözlerini Mezopotamya ovalarına kadar uzatmaktadır. Uzaktan bakıldığında Rusya'nın bu bölgedeki tutumu son derece zararsız ve barışçıl görünse de, meseleyi yakından izleyenler, Osmanlı'nın varlığına karşı kışkırtmanın çeşitli noktalarda sessizce ve gizlice, ama o denli gayretle sürdürüldüğünü göreceklerdir. Thames kıyısındaki liberal ham hayalperestler ve aşırı insancıllık taslayanlar tarafından körüklenen sözde Ermeni hareketine Rusya şimdilik yalnızca pasif bir ilgi göstermektedir, çünkü kestaneleri ateşten başkalarının çekmesini beklemektedir. Kürtlere karşı ise Petersburg çoktan son derece etkin bir siyaset izlemektedir. Bâb-ı Âli, olası olaylara karşı bu milisle korunmak amacıyla bu dağlı halktan art arda Hamidiye alaylarını hayata geçirmek için acele ederken, Ruslar da bu göçebe halkın isyana meyilli ve hoşnutsuz unsurlarını sessizce kendi taraflarına çekmeye çalışmaktadırlar. Nitekim yakın zamanda, geçen yaz, kırklı yıllarda Kürtler tarafından âdeta tanrılaştırılan reis Bedirhan Bey'in bir torunu Tiflis'e kaçmış, orada Kafkasya Genel Valisi tarafından dostane karşılanmış, kendisine yüklü bir aylık bağlanmış ve barışsever(!) Rusya'nın himayesi altında Osmanlı'ya karşı intikam planları kurmaktadır. Rus propagandası Kürdistan'ın çok ötesine, Arabistan çölünün derinliklerine kadar kendine yol açmıştır; zira daha iki yıl geçmeden Rus temsilcilerin Necid'deki Vehhabi emiri İbn Reşid'in sarayında bulunduğu ve Bedevîler tarafından büyük Beyaz Çar'ın temsilcileri olarak saygı gördüğü bilinmektedir — ki bununla aslında Sultan'dan çok İngiltere'ye karşı entrika çevrilmek istenmiştir.İngilizlerin yeterince bildiği bu gerçekler karşısında, Thames kıyısındaki liberal politikacılar cephesinde son on yıllarda, Osmanlı setinin güneye doğru ilerleyen Rusya'ya karşı tamamen önemsiz ve değersiz olduğunu ileri süren sözde modern bir siyasi eğilim taraftar kazanmıştır. Bu modern devlet bilgeliği havarilerine göre, İngiltere Kıbrıs, Malta ve Mısır'ı elinde tuttuğu sürece Hindistan yolunu güvence altına almış sayılır ve bu nedenle Konstantinopel'in Ruslar tarafından ele geçirilmesi bile İngiliz çıkarları açısından tamamen kayıtsız kalınabilecek bir mesele olabilir; hatta bu moda politikacılar, Kırım Savaşı'ndan söz edildiğinde utançtan kızarır, Osmanlı'nın varlığının faydasından bahsedilmeye cesaret edildiğinde ise âdeta bir çılgınlık nöbetine tutulurlar. Bu türden görüşler şimdiye kadar yalnızca gazete ve dergi yazılarında, siyasi söylevlerde ifade bulmuş; "Bag and Baggage" siyasetinin büyük mucidi bile yalnızca sözle kışkırtmış, eylemle değil. Pervasızlığı ancak cehaletiyle yarışan bu modern devlet adamları, Ayasofya'ya çift haçı diktirmeden önce mutlaka birkaç kez daha düşüneceklerdir; yine de İngiliz ve Rus çıkarlarının Osmanlı'da uzlaştırılabileceği ve bu iki rakibin Boğaziçi'nden Basra'ya kadar kol kola yürüyebileceği yönündeki iddia, dikkat çekici bir görüngü olarak kalmaktadır.
Osmanlı'da bir kez mümkün olmayan şey, İran'da on kez daha imkânsızdır. İngiltere'nin İran'da izlediği dar görüşlü, gevşek ve pinti siyasetin ne gibi kusurlara yol açtığı defalarca ortaya konmuştur ve burada tekrarlanmasına gerek yoktur. Burada iki rakip, keskinleşmiş siyasi ve iktisadi çıkar farklılıklarıyla birbirine amansızca düşman kesilmiştir; Tahran sarayında kazanılan her karış toprak için diplomatik çekişme ve kavga yeniden alevlenmekte ve her yerde olduğu gibi burada da İngiltere geride kalmaktadır. John Bull bütün bir yüzyıl boyunca yalnızca sevgi dolu bakışlarla cömert davranırken, Ruslar Farslara giderek daha çok yaklaşmış, İran'ın yarısından fazlası iktisaden onların elindedir; Hindistan'a giden yolun önemli bir durağı olan Horasan tamamen kuşatılmıştır ve saf gönüllü Albion, Şah'ın Karun Nehri'nde gemi seferlerine izin vermesine razı olmuş, ama İsfahan'dan Tahran'a demiryolu inşa etme izni alamamıştır, çünkü Rusya buna veto koymuş — bu ise verilen imtiyazı tamamen değersiz kılmaktadır. Bu yarışın nasıl sonuçlanacağı konusunda şimdi bir değerlendirmeye girişmek istemiyoruz; ama şu gerçek tespit edilmelidir ki, eski anlaşmazlığın giderilmesi ve İran'daki iki taraflı çıkar alanları arasında bir uzlaşma sağlanması imkânsızlıklar arasındadır — genel kanaate göre Kaçar hâkimiyetinin çöküşünden sonra Kuzey İran'ın Rusya'ya, Güney İran'ın ise İngiltere'ye kalacağı varsayılsa dahi.
Öyleyse, hiç değilse geçici de olsa bir karşılıklı anlaşma girişimine ne sebep olmuş olabilir, diye soracaktır sevgili okur. Bunun yanıtı, Doğu Asya'daki savaş alanında yaşanan son gelişmelerde bulunacaktır; burada İngiliz ve Rus çıkarları, çıkış noktaları farklı olsa da tamamen tesadüfen çakışmıştır. Şöyle ki, İngiltere onlarca yıldır Çinlilere karşı, Orta Krallık'tan Rusya ile Doğu Asya'daki İngiliz çıkarları arasında bir tampon oluşturma umuduyla, iyi niyetli, hatta dostane bir siyaset izlemektedir. John Bull bu yüzden Çin'i Rusya'ya karşı elinde bir koz olarak tutmuş ve onu epeyce şımartmıştır; zira İngiltere'nin Hindistan İmparatorluğu'nun kuzeydoğusundaki ticari çıkarlarını yeterince değerlendirememiş olması ve Tibet kapısının burnunun dibinde kapanmasına izin vermiş olması, ancak saç örgülü adama duyduğu sevgiyle açıklanabilir. Ne var ki şimdi, aslında herkesin çoktan bildiği bir gerçek yeniden ortaya çıkmıştır: Mançu'ların devasa imparatorluğu çürümüş, baştan aşağı kokuşmuştur ve bir koruma duvarı olmaktan başka her şeye elverişlidir. İngilizler bu yüzden yine yanılmış ve büyük bir sıkıntı ve çaresizlik içinde etrafa bakınırken, Çin'in kuzeyinde ağzı sulanarak bekleyen ayıyla karşılaşmışlardır; Çin'in yenilgisi bu ayının da işine gelmemiş, yani ona birkaç yıl erken gelmiş ve bu yüzden hoşnutsuzlukla homurdanmaya başlamıştır. Transsibirya demiryolu tamamlanmış olsaydı, Neva kıyısında Çin'in talihsizliğine timsah gözyaşları dökülmeyecekti; çünkü o zaman gerekli araçlara sahip olunacak, bir yandan yetenekli ve enerjik Japonlara karşı bir "Dur!" gürlemesiyle karşı çıkılacak, öte yandan da İngiltere tarafından rahatsız edilmeden Çin devlet enkazından bolca yararlanılabilecekti. Ama felaket şimdi çok erken gelmiştir; komşunun talihsizliğine üzüntü belirtilmekte, hatta sargı bezi bağışlanmak istenmekte ve bu Samiriyeli iyiliğinde aynı düşüncede başka bir komşu, yani İngiltere ile de karşılaşıldığından, karşılıklı el sıkışma ve bir entente cordiale (gönül birliği) girişimi son derece doğal görünmektedir.
İngiltere ile Rusya arasında bütün Asya'da(?) varıldığı iddia edilen anlaşma haberinin kökeni, işte bundan ve başka hiçbir şeyden aranmalıdır. Elbette liberal hükümetin bununla kendi partisinin son derece iyimser eğilimine de yaranmaya çalışmış olma ihtimali dışlanamaz; zira pek çok İngiliz için, Rus düşmanlığı korkuluğunun birden ortadan kalktığını görmekten daha hoş bir şey olmaz sanırım. Gerçekten de savunma tedbirleri para tutar, İngiltere'de hem de epey para; ve John Bull bu konudaki bilançosunda bugüne dek bir düzene kavuşamamıştır. Neyse ki İngiltere'de, dış meselelerde kısa görüşlü liberallerin yanı sıra, Büyük Britanya'nın imparatorluk çıkarlarını daha sağlıklı kavrayan ve hayali kuruntuların peşinden gitmeyen başka politikacılar da vardır. Bugün herkes, İngiliz gücünün ağırlık merkezinin Asya'da olduğunu bilmektedir. Avrupa kıtasında Büyük Britanya'nın arayacağı bir şey yoktur, çünkü bir düzine Alman devletini kiralayıp onların askerleriyle İngiltere'nin savaşlarını yürütme dönemleri çoktan geride kalmıştır. Rusya'ya yönelme, bu yüzden Üçlü İttifak ile hiçbir ilgisi yoktur; zira İngiltere'nin gelecekteki savaşları yalnızca Asya'da yapılacak ve Albion'un geleceğinin güvencesi de yalnızca orada bulunacaktır. İngiltere'de eğer bu doğal akışı bir dostluk ittifakıyla önlemenin mümkün olduğuna dair bir umuda kapılınırsa, bu büyük bir hata olur; çünkü çekişmenin ertelenmesi bile yalnızca Ruslara yarar sağlar, İngilizlere değil. Bundan az tehlikeli olmayan bir başka husus da, zaten fazlasıyla iyimser olan İngiliz kamuoyunu, Rusya ile bir anlaşma teselli ilacıyla daha da uyutmaya çalışmaktır; zira dış politikada da parti çekişmeleri geçerli olursa, Macaulay'ın şu sözü doğru çıkacaktır: "İngiltere'yi maceracılar büyük yaptı, politikacılar onu mahvedecek."
H. Vámbéry.
Pester Lloyd Gazetesi, 28 Kasım 1894. anno.onb.ac.at



Yorumlar
Yorum Gönder