23 Eylül 1924
Milletler Cemiyeti Önünde Musul
Büyük Britanya'nın, Irak'ın kuzey sınırının belirlenmesi konusundaki Türkiye ile olan anlaşmazlığını Milletler Cemiyeti'ne taşımış olmasıyla, ulusların bu genç forumunun kırılması zor bir cevizle karşı karşıya kaldığı söylenebilir.
Lozan Barışı'ndan bu sorunun çıkarılması gerekmişti; Konstantinopolis'te bu yıl yapılan görüşmelerde iki tarafın karşılıklı istekleri uzlaştırılamaz şekilde karşı karşıya geldi ve İngiltere'nin konuyu şimdi Milletler Cemiyeti'ne taşıma niyetine ilişkin duyurusuna Türkiye aslında hiçbir yanıt vermedi. Ancak Cenevre'de İngiliz önerisinin sunulduğu mevcut Genel Kurul sırasında, daha önce Konstantinopolis'teki görüşmeleri de yürütmüş olan Fethi Bey liderliğindeki bir Türk heyeti ortaya çıktı ve yüce kurula kendi adına aşağıdaki tespitlerle sonuçlanan bir muhtıra sundu:- İki hükümet arasındaki anlaşmazlık konusu yalnızca Musul vilayetinin Türk egemenliği altında mı kalacağı yoksa Mezopotamya devletine mi bağlanacağı hususuna ilişkindir.
- Tüm etnografik, siyasi, tarihi, coğrafi, ekonomik ve stratejik mülahazalar, Musul vilayeti üzerindeki Türk egemenliğinin korunmasını gerektirmektedir.
- İngiliz hükümeti, Musul vilayetinde çoğunluğu Türklerin ve Kürtlerin oluşturduğunu, Arapların ise nüfusun yalnızca bir azınlığını teşkil ettiğini ve Türk tahminlerine göre bu oranın son derece düşük olduğunu kabul etmektedir.
- İngiliz hükümetinin Musul'un Mezopotamya'ya ilhakını gerekçelendirmek için dayandığı başlıca argüman, nüfusun Türkiye'den ayrılmaya yönelik sözde iradesidir. Oysa bizzat İngiliz kaynaklı belgeler, nüfusun muazzam bir kısmının ülkenin Irak ile birleşmesini istemediğini kanıtlamaktadır.
- Bu gerçeğe rağmen İngiliz hükümeti, nüfusun Türkiye'den ayrılmaya yönelik sözde eğiliminde ısrar etmektedir. Türk hükümeti ise bunun tam aksi bir tezi savunmaktadır. Aynı meseleye ilişkin bu görüş ayrılığı, durumun adil bir şekilde tespit edilmesine geçilmesini zorunlu kılmaktadır ki bu da ancak bir tür halk oylaması ile gerçekleşebilir. Türkiye ile Irak arasındaki sınır, ancak Musul vilayetinin kaderi, oy verme özgürlüğünün garanti altına alınacağı bir halk oylaması yardımıyla belirlendikten sonra tespit edilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, metnin sonunda belirtildiği üzere, Milletler Cemiyeti'nin büyük adalet çabasında, meseleyi incelerken Türk hükümetinin bu mülahazalarını dikkate alacağına inanmaya devam etmektedir.
Şimdi, her iki tarafın anlayışları arasındaki karşıtlık, bu listenin henüz 1. maddesinde başlamaktadır. Çünkü İngiliz hükümeti, meselenin Musul vilayetinin kime ait olduğuyla değil, yalnızca Irak ile Türk hakimiyeti altında kalan Kürdistan arasındaki sınırın belirlenmesiyle ilgili olduğu görüşündedir. Bu elbette bir kelime oyunudur; buna karşılık Fethi Bey, esasen her sınır meselesinin kendiliğinden bir toprak meselesi olduğunu tespit etmekte zorlanmamıştır. Bununla birlikte çok daha önemli olan husus, İngiliz arzularının doğrudan doğruya bir halk oylamasından kaçınmaya varmasıdır. Söz konusu bölgelerin nüfusunun, halk oylaması gibi demokratik bir yöntemin o bölgelerdeki güvenlik açısından ciddi bir tehlike yaratmaksızın uygulanamayacak kadar siyasi eğitimden yoksun ve anarşiye meyilli olduğu ileri sürülmektedir. Ve bu hususu tüm İngiliz basını, tartışmalı bölgenin etnografisi ile ülkenin çetin çatışmalarla dolu tarihi hakkında sütunlar dolusu makaleler yayımlayarak desteklemektedir. Ancak nihayetinde İngiliz argümanı da Musul nüfusunun açıkça karşı tarafa yönelmediğini, aksine kendisini Irak'a ait hissettiğini iddia etmekten geri kalamamaktadır. İngiliz basını buna ilişkin de kanıtlar sunmaktadır. Lord Parmoor'un İngiliz hükümetinin 1. Arap nüfusuna, 2. Irak Kralı'na ve 3. kendisine Musul vilayetini de kapsayan bir manda veren Milletler Cemiyeti'ne karşı yükümlülüklerine yaptığı atıf ise daha az somut bir ağırlığa sahiptir. Ancak bu manda verilme işleminin henüz Sevr Barışı temelinde gerçekleştiği unutulmamalıdır; oysa Sevr, Musul vilayetini halen Kürdistan'ın bir parçası olarak tasarruf etmekteydi. Ve Kürdistan da Lozan'da yeniden Türkiye'ye kalmıştır.
Milletler Cemiyeti'nin bu meselede en yüksek merci olarak çağrılmasıyla üstlendiği görev, bu nedenle pek çok bakımdan son derece hassastır. Birkaç ay önce kimsenin hayal bile edemeyeceği bir öneme ulaşmış olarak ve en başta da İngiliz hükümetinin enerjik politikası sonucunda, Birlik, aynı Büyük Britanya'nın en açık ilgiyle taraflardan birini oluşturduğu bir meselede karar vermek durumundadır. Diğer taraf ise Milletler Cemiyeti üyesi bile değildir; ancak delegasyonu, Cenevre'de gayriresmi olarak Türkiye'nin, Cemiyet'in halk oylamasından yana karar vermesi halinde Cemiyet'e katılmaya niyetli olduğunu ihsasa ettirmiştir ve Türkiye'nin katılımı, gelecekte İslam ülkelerini ilgilendiren meselelerde de tekrar tekrar başvurulması muhtemel olan Cemiyet için şüphesiz büyük bir prestij kazancı olacaktır. Fakat Türkiye'nin bu hamlesini Lord Parmoor yine yanıtsız bırakmadı. Nitekim İngiltere'nin Irak ile yaptığı antlaşma da şu anda Cemiyet'in önündedir ve İngiltere delegesi, antlaşmanın bir komisyona sevk edilmesini vesile ederek Irak'taki durum hakkında bir destan sunmuş ve Mezopotamya'da hüküm süren duruma dair endişe verici derecede iyimser bir tablo çizerek, böylece bu bölgenin İngiltere tarafından vaat edilen bağımsızlığa en kısa sürede kavuşacağını ve ardından sevinçle Milletler Cemiyeti'ne katılacağını duyurmuştur. Dolayısıyla Cemiyet bir ikilem içindedir. Henüz oluşum aşamasındayken, üyelerinin politikasını daha yüksek bir sentezde birleştirmek yerine, bu kur yapma karşısında nasıl davranması gerektiğini düşünmek durumundadır, yani: bu zorunluluğun öteden beri taşıdığı tüm lanetle birlikte kendi öz politikasını yürütmek zorundadır.
Ancak bu vesileyle Milletler Cemiyeti'nden ilkesel bir tutum alması da talep edilmektedir. Cenevre'de daha yeni, psikolojik olarak adeta bilgece bir formül üzerinde uzlaşıldı: Buna göre gelecekte, bir ihtilaf durumunda tahkim usulünü reddeden devlet saldırgan sayılacaktır. Bize göre, bir devletin sınır meselesinde dile getirdiği halk oylaması talebi, bir hakem kararına boyun eğme niyetinden daha az net olmayan bir adalet kanıtıdır. Nitekim halk oylaması başka bir anlamda, Wilson'dan bu yana karar vermeye tek yetkili kılınan faktörün hakem kararından başka bir şey değildir. Bir devlet halk oylamasını doğrudan reddediyorsa, çoğunlukla hatta kesinlikle bu hakem kararından korktuğu varsayılır. Bu nedenle, Türkiye'nin Cemiyet'e katılıp katılmayacağı açısından, yani gelecekteki niceliksel bir kazanç açısından bakıldığından çok daha fazla, halk oylaması lehinde veya aleyhinde verilecek karar, Milletler Cemiyeti için niteliksel bir artış imkanı bakımından önem taşımaktadır. Çünkü ancak tüm toprak ihtilaflarında ilkesel olarak zorunlu halk oylaması tutumunu benimseyen bir Milletler Cemiyeti, gerçekten tarafsız, yani daha yüksek bir forum olarak bu tür durumlarda da geçerlilik iddiasında bulunabilir.
Özellikle Musul vakasında böyle bir halk oylamasının son derece karmaşık bir iş olduğu aşikardır. İngiltere'nin buna karşı ileri sürdüğü çekincelerde haklı olabileceği göz ardı edilemez. Ancak diğer taraftan, bu çekinceleri paylaşmayan Türkiye'nin, Milletler Cemiyeti'ne girişini Musul vakasında halk oylaması yönünde karar verip vermeyeceğine bağlaması kınanamaz. Bu halk oylaması yine de Irak lehine sonuçlanabilir. Fakat bunun sırf kabul edilmesi bile Türkler için ve inanıyoruz ki şu anda Cemiyet dışında kalan veya Cemiyet içinde üvey evlat rolü oynayan tüm uluslar için Milletler Cemiyeti'nde gelecekte de adalete güvenebileceklerinin bir işareti sayılabilir.
Pester Lloyd Gazetesi, 23 Eylül 1924. anno.onb.ac.at

Yorumlar
Yorum Gönder