22 Eylül 1877
Doğu'nun Kavimler Karmaşasında
F-o. Balkan bölgesinde Avrupa çarpışıyor ve Asya ile Afrika da, boş durmayan katılımcılarını gönderiyor. İki kampta birbirinin karşısında duran ırkları ve kabile mensuplarını incelediğinizde, burada hemen hemen tüm Avrupa halklarının, birçok Asya halkının ve Afrika kabilelerinin temsilcilerinin bulunduğunu göreceksiniz.
İsimlerinin hepsini saymak ve kökenlerini belirtmek neredeyse imkansızdır. Belki de bir savaş meydanında daha önce hiç böyle bir halklar karmaşası görülmemiştir; Kırım Savaşı'nı bile buna dahil edemezsiniz. Avrupa; Güney ve Kuzey Slavlarını, her türden Slavı, Almanları, Macarları, Fransızları gönderdi ve birkaç İngiliz de eksik kalmadı. Sırp veya Türk kampında bazı dağılmış İspanyol Hidalgo'larının da bulunduğundan herhalde kimse şüphe duymaz. Avrupa her halükarda bolca temsil ediliyor! Savaşa katılan Asya halklarını kontrol etmek ise kıyaslanamayacak kadar zordur. Sıkışan Osmanlıların yardımına akraba Türkmenler ve Yörükler koştu; bunların ardından da, uygar Avrupa'da ancak yarım yamalak bilinen vahşi halklar ve kabile temsilcilerinden oluşan hesapsız bir kalabalık geldi. Çerkesler, Kürtler, Lazlar, Suriyeliler, Araplar Asya'dan geldi; Afrikalılar ise Mısırlıları, Berberileri ve onlarla akraba olan Sami kökenli kadim halkları gönderdi. Osmanlı'nın üç eski kıtanın birbirinden uzak bölgelerinden getirttiği farklı halkları bir arada tutmak daha da zordur. Osmanlının yanına Arnavut (Albanese, Arnaute ve Skipetar), Ulahlar ve Çingeneler, Tatarlar, Bulgarlar ve Ermeniler, İranlılar ve Bedevilerin yanında Suriyeli kabileler ve Nil Vadisi sakinleri ve son olarak da girişimci Frenkler katılıyor. Frenklerin soluk benizlerinden başlayıp, sarı, kahverengi, koyu kahverenginin tüm tonları üzerinden Etiyopyalıların abanoz karası kafalarına kadar uzanıyoruz. Ve bu kabilelerin ve Türk yardımcı kuvvetlerinin neredeyse tamamı savaşçı bir doğaya sahiptir; onlar ya doğuştan savaşçıdırlar ya da savaş-yağma zanaatına her şeyden çok bağlıdırlar, ya da fanatizm onları vahşi ve tehlikeli savaşçılara dönüştürmektedir. Belki de tek istisnayı, askerlikten kaçmak için Rusya'dan kaçan yumuşak başlı Tatarlar ve güvenilmez Çingeneler oluşturur. Savaşa isteksiz olanlar arasında, aynı Tatarlar gibi Rusya'yı terk eden Slav Lipovanlar da vardır ancak sayıları çok önemsizdir. Buna karşılık vahşi Çerkesler çok daha başka bir nedenden ötürü Rus gücünün alanını terk ettiler; galiplerine boyun eğmek istemediler ve şimdi İslam dininden kardeşlerinin safında Slavlara karşı savaşıyorlar. Osmanlı, tüm bu düzensiz birliklerine, yani sözde Başibozuklara şimdi vahşi Çerkesleri de ekleyebildi. Çerkesler ve Kürtler, vahşilik, yağma arzusu ve hem dost hem de düşman için tehlikeli olma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Çerkesler bugün özel bir ilgiyi hak ediyorlar, çünkü vahşiliklerinin ve kahramanlıklarının ünü Balkanlardan Batı'ya kadar ulaştı. Çerkes yardımcı birliklerinin büyük bir kısmı atlıdır; bazıları Kazaklar gibi mızraklı süvarilerdir, diğer bir kısmının ise sadece tabancaları, kılıçları ve yatağanları vardır.Kafkasya'dan çekilirken atlarını ve sürülerini de beraberlerinde götürdüler ve yerleştikleri Türk topraklarında veya Balkanlar'da göçebe olarak dolaştıkları her yerde, kendi özgün kapalılıklarını korudular. Bulgaristan ve Dobruca'daki diğer kabilelerle karışmadılar. Karadağlılara benzer şekilde giyinmişlerdir, sadece beyaz bir ceket yerine yeşil bir giysi giyerler ve belirtildiği gibi, uzun tüfek yerine birçoğu mızrak taşır. Dağ atları olağanüstü dayanıklıdır ve en iyi Suriye ve Arap ırklarını bile geride bırakırlar. Yeni ve eski dünyanın hiçbir yerinde, dağlara tırmanma ve dağlarda hareket etme binicilik sanatı, Kafkasya'daki kadar eğitim görmemiştir ve bu kabileler şimdi sanatlarını Balkanlar'da sergileme fırsatı buluyorlar. Çerkesler, hayal edilebilecek en zor patikalardan dolanmalar, tehlikeli gece yürüyüşleri ve ani baskınlar için özellikle uygundurlar. Geniş Osmanlı İmparatorluğu'nda hiçbir halk, savaşı Kafkasya'nın vahşi evlatları kadar büyük bir coşkuyla karşılamadı; çünkü savaş, onların miskin durgunluğuna, sıkıcı göçebe ve haydut yaşamlarına bir son verdi ve anavatanlarındaki büyük mücadelelerin anısını tazeledi. Ruslar, inatçı dağ halklarına karşı kazandıkları nihai zaferi, bilindiği üzere, sadece orantısız üstünlüklerine ve iyi toplarına borçludurlar; ayrıca Don Kazaklarının bile dağ savaşı için uzun yıllar boyunca özel olarak eğitilmeleri gerekmişti. Ve yine de nihai zafer muazzam fedakarlıklarla elde edildi! Bu yüzden bugün Ruslar, Kafkasya'yı kendi gerçek savaş okulları olarak nitelendirirler. Romalıların askerlerini Kimbrlerin görünüşüne ve savaş çığlıklarına yavaş yavaş alıştırmaları gerektiği gibi, Rusların da askerlerini dağlardan tam hızla inen Çerkeslerin görünüşüne ve savaş çığlıklarına alıştırmaları gerekiyordu. Mızraklarını ve kılıçlarını sallayarak, çılgınca Rus saflarının içine daldılar. Yıldırım hızındaki saldırılarında dizginleri dişlerinin arasına almak, bir yumrukta kılıcı, diğerinde tabancayı tutarak düşman saflarının içine dalmak onların alışkanlığıdır. Osmanlı'nın şimdiye kadar savaş meydanına gönderebildiği Çerkeslerin sayısı tam olarak belirlenemiyor. Üstelik bir komutanın onları bir arada tutup tutamayacağı da şüphelidir. İçgüdüsel olarak savaşın patlak verdiği bölgeye yöneliyorlar ve kendi geleneksel yöntemleriyle savaşa katılıyorlar. Karadağlılar için, büyük ölçüde Çerkes süvarilerinin bile ulaşamadığı bölgelerde faaliyet gösterdikleri için bir şanstı. Sırp bölgesindeki kayalık vahşi doğasında, savaşan taraflar için süvari kullanımı neredeyse imkansızdır. Türklerin sahip olduğu bir diğer düzensiz süvari birliği de Kürtlerdir; Başibozuklar da çoğunlukla bunlardan devşirilir. Küçük, mükemmel atları vardır, saldırıda hızlıdırlar ve kaçmaya da aynı derecede hazırdırlar; Fransız ordusunun Afrika'da savaşa dahil ettiği Sipahilere en çok onlar benzerler. Çerkeslere, Kürtlere, İran ve Suriye halklarına, çok çeşitli kabilelerden Arap süvariler de katılıyor. Dalgalanan burnusları içinde, çevik atlarıyla, mızrak ve eğri kılıçlarla geliyorlar: Arap atı toynağını nereye vurursa, Kazak atının toynağı altındaki gibi otlar mahvolur... Elbette Bâb-ı Âli'nin sahaya sadece bu tür vahşi halkları sürdüğü söylenmemelidir. Avrupalı ve daha da ötesi Asyalı Nizamlar, modern bir askeri devletin sahip olabileceği kadar disiplinli ve itaatkar bir birliktir; cesaret ve ölüme meydan okuma konusunda neler başardıklarını son zamanların parlak muharebeleri gösteriyor. Ve bu askerlerin ihtiyaçsızlığı eşsizdir. Bir parça ekmek ve birkaç soğan, ama çoğu zaman hiçbir şey, onların iaşesini oluşturur. Şarap veya içki tüketimini bilmezler. En büyük keyifleri bir sigaradır. Dış görünüş ve karakter olarak çok farklıdırlar. Avrupa Osmanlı'sından gelenler çoğunlukla tıknaz, yetenekli adamlardır; Osmanlı Bulgarları, Boşnaklar, Arnavutlar vb. Asya'dan gelenler ise zayıf ve daha hayalperesttir; mümkünse Avrupalı yoldaşlarından daha da sabırlıdırlar. Gelen her şeyi "Allah"a havale etmeli ve her şeyi de onun üstüne atmalıdırlar. Bu kaderci sükunetin altında vahşi bir fanatizmin uyuduğu her halükarda inanılabilir; ancak insanlarda bu belli olmuyor. Bu askerler, Osmanlı'nın Asya, Afrika ve Avrupa'dan getirdiği ordunun çekirdeğini oluşturuyor ve Slavizmin gücünün çarpıp parçalandığı asıl sur onlar.
Pester Lloyd Gazetesi, 22 Eylül 1877. anno.onb.ac.at


Yorumlar
Yorum Gönder