1 Temmuz 1918

Persistan'daki Yeni Menfaat Alanları

Dr. Alexander Petrovics'in kaleminden.

Budapeşte, 1 Temmuz. - Bu savaşın akışı sırasında Türkler ikinci defa Urmiye Gölü'nün doğusunda ayak bastı ve Tebriz'i işgal etti. Türk karargâhının ilgili raporu, bu ilerlemeyi Osmanlı hükümetinin yalnızca İngilizlerin Güney Persistan'daki en son girişimleriyle mecbur hissedildiği adil bir zaruret ve savunma eylemi olarak yorumlamaya önem vermektedir.

Ne var ki Konstantinopel'deki iktidar sahiplerinin –ki onlar, Brest-Litovsk Barış Antlaşması'nın VIII. maddesinde hem Persistan ve Afganistan'ın siyasi ve iktisadi bağımsızlığının hem de toprak bütünlüğünün açıkça güvence altına alınması için bütün etkilerini ortaya koymuşlardı– zatihi geniş olan askeri harekât sahasını zorlayıcı sebepler olmaksızın önemli ölçüde genişletmek istemelerine imkân olmadığı da zaten kolayca anlaşılabilir. Buna karşılık İngilizler, Rusların birliklerini Kuzey Persistan'dan çekmeye başladıkları günlerde bile, yalnızca Rusya ile 31 Ağustos 1907 tarihli bilinen antlaşmada tarafsız olarak kararlaştırılan bölgeyi ele geçirmekle kalmamış, aynı zamanda "boşaltılan" Kuzey Persistan'ı kendi kudret sahalarına dâhil etme niyetlerini de hiç gizlemeden ilan etmişlerdir. Lord George N. Curzon bu niyeti, Çarlık erkinin çöküşünden hemen sonra İngiliz Kamarası'nda, Sir Percy Sykes komutasındaki İngiliz birliklerinin İsfahan ve Tahran üzerine yürüyüşünü bütün resmiyetiyle ilan ettiği sırada hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde dile getirmiştir. Curzon –açıklayarak– Percy Sykes'ın niyetinin de, Hindistan'da eğitilmiş İngiliz subaylarıyla birlikte, Güney Persistanlı bir askeri jandarma teşkilatı olan South Persian Rifles'ı organize etmek ve nihayet bunları 12.000 kişiye ulaştırmak olduğunu belirtmiştir. Buna benzer bir jandarma teşkilatı aynı zamanda İngilizlere pek de hayırhah olmayan Bahtiyari aşiretlerinin "üyelerinden" derlenecekti. Bunun üzerine o sıralarda Şiraz'da bulunan Sir Percy Sykes kuzeye doğru yola koyulurken, daha doğuda operasyon yapan Binbaşı Keith de Afganları göz altında bulunduracaktı.

O zamandan beri o uzak diyar ve bucaklarda olup bitenler, çelişkili, karmaşık gazete haberlerinden pek de tam olarak tespit edilememektedir. Ermenistan'daki Türk silahlı kuvvetlerinin serbest kalmasından bu yana İngilizlerin her halükarda acelesi vardır. Öncelikle onlar, Rusların çekilmesinden bu yana Mezopotamya kanatlarında kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Orada, bir zamanlar Ruslar tarafından korunan ve daha büyük birlik kitleleri için Bağdat'ı Kaşvin'e ve sırasıyla Tahran'a bağlayan ve bu çok şey ifade eden uç noktaları haricinde başlıca menzil istasyonları Hanikin, Kirmanşah, Kengaver ve Hemedan olan tek geçilebilir yol hattını açık bilmek konusunda acil bir menfaatleri vardır. Sonra, Sir Percy Sykes'ın aklına koyduğu türden seferler için ilkbahar, sırf şu sebepten uygundur ki; İngilizlere, Ruslara ve diğer bütün istilacılara nefretle bakan ve kimi zaman aktif millî-pers hareketinin (pek güvenilir olmasa da) omurgasını oluşturan Pers göçebe aşiretleri, bu mevsimde dağlarını ve vadilerini terk ederek vadilerde barışçıl çobanlar olarak sürülerini otlatmaktadırlar. Bu durum, son zamanlarda Türklere hoş görünmeye çalışan Tahran'daki nüfuzlu Bahtiyarlar gibi, Azerbaycan'ın Şahsevenleri (aslında Şahseven) için de geçerlidir. Üçüncü bir hareket sebebi ise, Şii-Pers rahipler sınıfının, Kirmanşah üzerinden, şu sıralar İngilizler tarafından işgal edilmiş olan Şii kutsal yeri Kerbela'ya (Hüseyin'in mezarıyla birlikte) giden hac yolunu açma dürtüsü olabilirdi; bu durum da İngiliz başkumandanlarına ve ajanlarına, Persistan'da hâlâ güçlü olan ve hem Sünni Türkler ile hem de hüküm süren Kacar hanedanına muhalif olan rahipler sınıfına her türlü müzakere için arzu edilen bir vesile sunması bekleniyordu.

Bu arada, Rusların ve İngilizlerin son on yıllar boyunca pek mükemmel bir şekilde kullanmayı bildikleri, her daim canlı olan Pers taht kavgalarının da azımsanmayacak bir ağırlığı olsa gerektir. Genç Şah Ahmed henüz 20 yaşındadır. O, en şefkatli çocukluğundan beri neşesiz bir hayat sürmektedir. Babası Muhammed Ali Mirza, daha on yıl önce sürgün edilmiş ve altüst olmuş Rusya'nın bir yerlerinde barınmaktadır. Genç hükümdarın uzun isimli naibi ve vasisi Ebul-Kasım Han Nasır-ül-Mulk, naipliği süresince yaklaşık bir buçuk yılı "eğlence gezilerinde" geçirmiş ve ardından bir gün hiçbir şey olmamış gibi "özel hayatına" çekilmiş, iflas etmiş ülkeye bir milyon buçuk altın franka mal olmaktan geri kalmamıştır. Bunu Oxford'da Lord George Nathaniel Curzon'un okul arkadaşı olan en iyisi bile öğrenmiştir. Regülatör Ahmed'in amcası ve sürgün edilen imparator babası Muhammed Ali Mirza'nın 11 yaş küçük kardeşi Salar-üd-Devle'nin, taht için hâlâ talip gibi davranması ve bir taht namzedi rolünde siyasi konjonktürleri bilcümle akıl ve vicdanıyla sömürmeye gayret etmesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Bu tür cezbedici durumların yanı sıra, son olarak ama azımsanmayacak derecede [last but not least], Persistan'daki meşhur İngiliz petrol imtiyazları da hesaba katılmalıdır. Bunlar Londra'da her zaman önemli bir rol oynamıştır ve öyle anlar olmuştur ki, The Times, İngiliz-Rus İtilafı'nın ortasında, bu dillere destan anlaşmanın "Pers petrolü yüzünden mahvolup olmayacağı" konusunda ciddi şekilde endişe duymuştur. Her zamanki gibi samimi olan Manchester Guardian, savaşın patlak vermesinden kısa bir süre önce, petrol kuyularının ve boru hatlarının etkin korunmasının, "Persistan'ın bağımsızlığı askeri etkiler yoluyla mezara gömülmeden ve ülke fiilen bölünmeden" mümkün olmadığını güvence altına almıştır. Dolayısıyla İngiltere ilerlemektedir ve bu durumda –kendi en esaslı güvenlikleri Urmiye ve Tebriz'de tehdit altında olan– Türkler için, kendilerini zamanında savunmaya geçmekten başka bir çare kalmamaktadır. Urmiye bölgesi, yüz yıldan uzun bir süredir ciddi anlaşmazlıkların konusu olmuştur. Asıl ihtilaf meselesi, Van ve Urmiye gölleri arasında yer alan Tergiyavan, Nergiyavan ve Lahican bölgesidir. İlk defa 1847 yılındaki Türk-Pers Erzurum Antlaşması'nda her iki tarafın sınırını belirleme girişimi yapılmıştır. Ancak o zaman yalnızca "tarafsız bir bölge" üzerinde uzlaşılmıştır. Bundan, Ruslar ve İngilizlerin kendilerini sürekli olarak müdahale etmek için bolca fırsat buldukları sayısız sınır çatışması ve anlaşmazlık doğmuş; nihayet 1908 yılında Rus hükümeti hiç sakınmaksızın Pers sınır iddialarını kendi üzerine aldığını ilan etmiştir. Buna rağmen 1911 yılında Tergiyavan ve Nergiyavan bölgelerinde düzenli Türk birlikleri görünmüş ve Urmiye şehri çevresinde vergi toplamaya başlamışlardır. O bölgedeki Sünni Kürtlerin Türklerle birlikte hareket etmesi üzerine Ruslar Azerbaycan'da tutunmuş ve karargâhlarını Tebriz'de kurmuşlardır. Tebriz ("sıtmasız" anlamına gelir) o zamandan beri Persistan'daki bütün Rus faaliyetlerinin merkezi olmuştur. Azerbaycan Eyaleti, bundan böyle esas olarak Rusya'nın asıl Ermenistan'ı ve Türk-Asya doğu vilayetlerini kuzeyden olduğu gibi aynı şekilde şiddetle tehdit ettiği bir saldırı sahası olarak dikkate alınmıştır. Bu işgalden çok önce Ruslar, Tebriz'e giden yol üzerindeki tasarruf hakkını güvence altına almışlardı. Bu kadim yol, insanlığın en eski ulaşım araçlarından biri olan ve eski Pers imparatorluğu zamanından beri sadece istisnai olarak geçici kesintilere uğrayan sözde Çapar Postası tarafından henüz çok yakın olmayan bir zamana kadar katedilmiştir. 1908 yılında bir Rus şirketi, yolcular ve yükler için bir şose inşa etme ve düzenli otomobil taşımacılığı işletme imtiyazını elde etmiştir. Culfa yakınlarında Aras Nehri üzerindeki demir asma köprü de ona aitti. Büyük savaş sırasında –eğer bir İngiliz haberine güvenilecek olursa– Tebriz-Culfa demiryolu hattının açılmış olduğu söylenmektedir.

Şimdi ise Ruslar çekilmişken, Türkler Tebriz'e yaptıkları yürüyüşle aynı anda Kuzey Persistan'daki eski Rus etki alanını ele geçirmiş bulunmaktadırlar. "Sıtmasız" Tebriz, aynı zamanda her hakiki evde bulunan ve Pers'in bir tercihi olan o güzel "gizli" bahçelerin de şehridir. Şehrin kalbine kadar yeşillikler uzanır ve etrafta bunlar köylülerin meyve tarlalarına fark edilmeden geçiş yapar. Bu gür bahçelerde veya çiçeklerle bezeli düz damlarda yazın Tebriz'de uyunur. Tebriz ayrıca "kutsal ilahinin" de şehridir. Ramazan ayında, şafak sökünce her taraftan bu ses yükselir. Her damda, Mekke'ye dönerek sabah namazını artan bir coşkuyla okuyan bir müezzin vardır. Top işareti verip oruç tutulmaya başlanana kadar binlerce ses zafer dolu bir koro halinde birleşir. Ancak Tebriz'in gölgeli yönleri de vardır. "Sıtmasız" olan yer, defalarca siyasi sıtmayla sarsılmaktadır. "Hükümet Kapısı" olan Dar-es-Saltaneh'te kural olarak yarı bağımsız bir satrap sıfatıyla ilgili taht varisi ikamet eder. Ahmed'in babası Muhammed Ali Mirza orada bu sıfatla çok fazla fesat tezgâhlamıştır. Daha sonra kurbanı olacağı ve Persistan'ın bağımsızlığını kaybetmesine yol açan felaket dolu mücadeleler Tebriz'de hazırlanmış; en zararlı zehirli mantarlar bu çeyrek milyonluk Pers şehrinde türemiştir. Reaksiyon ve devrim, despotizm ve anarşi o zamandan beri burada hep kendi dayanaklarını bulmuştur. Sünni bir Türk tarafından inşa edilen ve Şiiler tarafından bu yüzden mahvolsun diye terk edilen Mavi Cami'nin parlayan mermer blokları, kanlar içinde kalmış bir harabe tarlasının ortasından bir alamet gibi yükselmektedir.

Vicdansızca ve azgınca, mutsuz genç hükümdarın sayısız büyük amcası, amcası ve halasının Tebriz'de ortalıkta koşturan paralı askerleri, Kacar hanedanının zaten inancı pek de sağlam olmayan taraftarlarını birbirine kışkırtmaktadır. İlgili taht varisinin (küçük Prens Hasan'ın yerine şimdilik fesatçı Hacı Sammet Han, Süca-ed-Devle vekâlet etmektedir) sarayını öteden beri en kötü halk düşmanları ve en inatçı gericiler çevrelemektedir. Bunun yanında Babiler ve Bahailer'in fanatik tarikatları ile bilcümle kana susamış gizli cemiyetler ve katiller çetesi kendi çirkin fesatlarını yürütmektedirler. Son yıllarda Tahran üzerine çöken bütün felaketler Tebriz'de tezgâhlanmıştır. Tebriz'e yerleşen kimse, Tahran'a doğru yoluna devam etmek zorundadır.

İngilizler bunun bilincindedir. Bu yüzden şimdi Türklerin önüne geçmek istemektedirler. Bir zamanlar Persistan'da Ruslara karşı koydukları aynı güçle, muhtemelen kuzey sferosundaki haleflerine de karşı koyacaklardır. İngiltere'nin Cask'ta (1616) ilk ticaret istasyonunu kurmasından ve Portekizlileri Basra Körfezi'nden kovmasından bu yana güney Persistan'da yürüttüğü uzun, sabırlı çalışmayı hatırlayan herkes bunu makul bulacaktır. Aynı şekilde, Türkiye müttefiki Almanya'nın da –hiç olmazsa vaktiyle Prens Bülow tarafından talep edilen "tüm milletler için açık kapı" söz konusu olduğu ölçüde– yeni Türk sferosu içerisinde bundan böyle eskisinden çok daha enerjik bir şekilde faaliyete geçeceği de pekâlâ anlaşılabilir. Rus gazeteleri dünya savaşından çok önce, Alman girişimcilerin Persistan'ın Bağdat Demiryolu'na bağlanması için bir imtiyaz başvurusunda bulunduğunu, buna karşılık bir Alman grubunun Prens Guli Mirza ile Urmiye Gölü'ndeki bir buharlı gemi işletmeciliği imtiyazıyla eşdeğer olan bir feodal hakkın devri konusunda müzakerelerde bulunduğunu yazmayı biliyorlardı. Bütün bunlardan sonra Persistan, şu saatte, 31 Ağustos 1907 tarihli meşhur İngiliz-Rus Konvansiyonu'ndan önce bulunduğu yere neredeyse gelmiş olurdu. Dördüncü dünya savaşı yılının son aylarında bu durum, Persistan dışında bile ne güven verici ne de güven uyandırıcı görünmektedir; nitekim bunun yanı sıra, Rus ihtilalinin son tahlilde nereye varacağını hâlâ kimse bilememektedir.


Pester Lloyd Gazetesi, 1 Temmuz 1918. anno.onb.ac.at





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

23 Ekim 1847

28 Ağustos 1893

4 Mart 1925